HALKIN CTP’NİN ZAM ZÜLMÜNE TEPKİSİ
Milli İrade Milli Olunca
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 19 Nisan 2009 tarihinde erken genel seçime gidildi. CTP-ÖRP iktidarı, bu kararı ülkede yükselen halk muhalefetini dizginlemek için almıştı. 2003’ten itibaren devam eden CTP iktidarı hem Milli Dava açısından hem de ekonomik anlamda büyük bir başarısızlık ve sıkıntı dönemi olarak geçti.
2009 Şubat’ında artan tepkiler, gösteriler ve grevler hükümeti zor durumda bıraktı. Baskın bir seçim ile oyları çok fazla düşmeden tekrar iktidarda kalmayı planlayan CTP bu sefer kendi kazdığı kuyuya düştü.
Bu noktadan sonra halkın iradesine müdahaleler başladı. Türkiye’deki AKP faşizmini örnek alan CTP muhalif medya kuruluşlarının üstüne gitmeye, mali denetçilerle muhalifleri çökertmeye çalıştı. Derviş Eroğlu’nun seçilmesi durumunda Türkiye’nin KKTC’yi aç bırakacağı, adanın çözümsüzlüğe sürükleneceği, AKP’nin CTP iktidarını desteklediği yönünde propagandalara hız verildi.
Sürekli milli iradeden bahseden faşist zihniyet, anlaşılan halkın tercihleri kendilerine karşı olunca hiç çekinmeden milli iradeyi hiçe sayıyor, halkın bilinçsiz ve duygusal olduğundan, yönetimin bir tek kendilerine teslim edilebileceğinden ahkâm kesiyor.
KKTC’de de durum farklı değil. Türkiye’de Recep Tayyip’in muhalifi sindirme ve kendisine oy vermeyen seçmenleri ve şehirleri tehdit etme çizgisinin aynısını Kıbrıs’ta Ferdi Sabit Soyer ve Mehmet Ali Talat ikilisi yürüttü.
Mehmet Ali Talat seçimleri CTP’nin kaybetmesi durumunda, uluslararası görüşmelere yeni hükümetin temsilcisini almayacağını açıkladı. Bu açıkça faşizan bir tavırdı. Demokrasi halk onlara oy verdiği sürece geçerliydi. Eğer halk onlara oy vermezse milli irade milli irade olmaktan çıkıyordu.
Oysa Milli Dava’nın yıllarca doğal önderliğini yapan Rauf Denktaş, 2003 seçimlerinden sonra Mehmet Ali Talat başbakan seçilince hiç tereddüt etmeksizin onu görüşme heyetine almıştı. Bu aslında hatalı bir tavırdı. Ulusalcı çevrelerin demokrasi konusundaki hayalci tavrı Milli Davalarımızı Kıbrıs’ta da Türkiye’de de büyük sıkıntıya sokuyor. Karşı cephede bulunan işbirlikçi Recep Tayyip ve Talat gibi liderler bu konuda çok daha gerçekçiler ve ulusalcılara acı bir ders veriyorlar. Aslında demokrasiyi hiç önemsemeyen Batı ve işbirlikçileri, ne yazık ki demokrasi maskeli faşist stratejilerini bir tek bizim ulusalcılara yutturmuşa benziyorlar. Kıbrıs’ta son seçimler bunu bir kez daha gösterdi.
Kıbrıs’ta da Ergenekon tezgahı
2003 yılında büyük medya CTP ve diğer Annancı partileri demokrat ve barışçı ilan etmişti. Denktaş ve UBP ise anti-demokrat, halka karşı ve statükocuydu.
Oysa 1983’te bağımsızlığını ilan eden KKTC öylesine bir anayasaya sahipti ki, değil Avrupa, belki de dünyadaki en geniş demokrasi adada uygulanmaktaydı. Açıkça devlet düşmanlığı ve bölücülük yapma hakkı bile anayasada tanınmıştı. Zaten aynı anayasaya tamamen aykırı olmasına rağmen Annan Planı için referandum CTP ağırlıklı Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanmıştı.
Denktaş ve UBP 2003’e kadar 20 yıl boyunca bu aşırı gevşek demokrasiden taviz vermediler. Sonunda açıkça KKTC devletinin varlığına karşı olduğunu bile söyleyen partilere iktidarı teslim ettiler. Rauf Denktaş bu açıdan dünyadaki en demokrat devlet kurucusu ilan edilebilir.
Son seçim sürecinde devletin baskı aygıtlarını halkın iradesine karşı nasıl kullanılacağını gösteren ise “yes be annem”ci, “demokrat” faşistler oldu.
CTP iktidarının başbakanı Soyer, iktidarlarını kaybetmemek için AKP’nin meşhur Ergenekon savcısı Öz’den alelacele aldığı bir kağıdı gerekçe göstererek, Rauf Denktaş ve Derviş Eroğlu’nun sözde “Ergenekon Terör Örgütü”ne üyelik suçundan tutuklanmaları için suç duyurusunda bulundu.
Ancak anlaşılan KKTC’de daha savcı Öz gibi “babayiğit” yetişmemiş. Türkiye’de olsaydı iki günde Eroğlu’nu ve bütün UBP yöneticilerini tutuklarlardı. Demek ki, Türkiye’de kurulan Kürt-İslam faşizmi yavru vatanda ancak yavru faşizm düzeyinde kalmış. Biz yıllarca KKTC ile Türkiye Cumhuriyeti’nin entegrasyonunu savunduk. Demek ki her işte fayda (!) olabiliyormuş. Oralarda işler daha buralardaki kadar ilerlememiş.
Soyer’in faşist tezgahına en büyük yanıtı halk verdi. Çete suçundan hakkında soruşturma başlatılan Derviş Eroğlu ezici bir seçim zaferi kazandı. Demek ki halk sindirilemedi. “Siz oy verseniz bile UBP’yi iktidar yapmayız” anlayışı çöktü. Ergenekon safsatalarına Türk milletinin ne kadar itibar ettiğinin küçük bir deneyi KKTC’de yapılmış oldu.
Yalanların sonu
6 yıllık CTP iktidarı Kıbrıs’ta kısaca yalan iktidarı olarak tanınıyor. UBP’nin en önemli seçim propagandalarından biri “yalanlara son” oldu.
Bilindiği gibi 2003 seçimleri ve 2004 Annan Referandumu boyunca ABD, AB ve AKP, KKTC siyasetine tehdit ve vaatlerle müdahale etmişlerdi. Hatta öyle ki, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök bile –siyaset yapmaktan hiç hoşlanmadığını sık sık belirtmesine rağmen- açıkça Annan Planı’nı ve CTP iktidarını desteklemişti. Adada esas olarak anavatan Türkiye’ye sevdalı olan halk büyük bir umutsuzluk ve korku karanlığına mahkûm edildi. ABD, AB ve AKP zoruyla kurulan CTP iktidarı bir korku iktidarıydı. Halka aç kalacağı ve cezalandırılacağı söylenmişti. Ancak CTP’ye destek verilirse zenginliğin geleceği, izolasyonların kalkacağı söyleniyordu.
Korku ve sindirmeyle süren 6 yıllık iktidar sonunda çöktü. Çünkü söylenen tüm vaatler yalan çıktı. İzolasyonların kalkacağı söyleniyordu, arttı. AB’den büyük kaynaklar aktarılacağı söyleniyordu, fos çıktı. AB ülkeleriyle doğrudan seyahat ve ticaretin gerçekleşeceği söyleniyordu. Bu da yalan çıktı. Ada dünyayla bütünleşecek, zenginliklere kavuşacak ve ayağa kalkacaktı. Hepsinin yalan olduğu anlaşıldı.
CTP iktidara gelmeden önce “Türkiye’nin beslemesi” olmayacağız diyordu. Ancak AKP döneminde CTP iktidarına aktarılan kaynak 1974’ten beri en üst düzeye çıktı. Tüm bunlara rağmen adada halk hiçbir zaman görülmemiş düzeyde ekonomik sıkıntılar ve işsizlik sorunlarıyla boğuştu.
AKP, CTP’ye aktardığı büyük kaynağı tabii ki boşa vermiyordu. Kendi yandaşlarıyla ÖRP isimli bir parti kuran AKP, UBP’den böldüğü parlamenterlerle birlikte CTP’ye koalisyon ortağı oldu. Böylelikle adada tıpkı Türkiye’deki gibi bir rant ve soygun düzeni kuruldu.
Kıbrıs’ta topraklar yabancılara, ABD’lilere ve İsraillilere satılmaya başlanırken yaratılan rant ekonomisi ülke halkının geleceğine ve bugününe ipotek koydu. Filistin’dekine benzer bir süreç başladı.
Tüm bunlara rağmen büyük medya ve Kürt-İslamcı liboş çevreler CTP’yi başarılı ilan ediyor. CTP şansızmış çünkü ekonomik kriz çıkmış. Türkiye’den çok kaynak akmamış. İyi de siz değil miydiniz Türkiye Kıbrıs’a para akıtmasın diyen.
Ayrıca Rum tarafı ve AB Talat’ı zor durumda bırakmış. İyi de hani onlar bizim kardeşimizdi, kucak açmış bekliyorlardı bizi. Bir tek Rauf Denktaş her şeye engeldi.
Her şeye rağmen Yeni Şafak gazetesi seçimi CTP’nin kazanacağını söylüyordu. Ancak CTP’nin seçim yenilgisi için daha sonra çok komik bir gerekçe daha bulundu. UBP ve Eroğlu çok sinsice sorunları kullanmış. Ekonomideki gidişatı ve uluslararası görüşmelerdeki tıkanmayı istismar etmiş.
Beyler buna demokrasi diyorlar. Muhalefet yapmak ne zamandan beri sinsilik oluyor!
Seçim sonuçlarının gösterdiği
Seçimlere yaklaşılırken olağanüstü bir müdahale ortamı yaratıldı. AKP açıkça CTP ve ÖRP’yi destekledi. Öyle ki, seçimden önce devlet bakanı Egemen Bağış AKP’li milletvekilleriyle adaya gitti. CTP ve ÖRP’ye destek verilirse TOKİ konutları yapıp herkese bedava ev dağıtacaklarını bile söylediler. Oysa aynı AKP ve CTP insanları kendi oturdukları evlerden bile mahrum edecek Annan sürecini başlatmamış mıydı?
Adada küçük AKP olarak bilinen ÖRP işleri o kadar çok abarttı ki, seçim mitinginde kürsüye dev bir Recep Tayyip resmi astı.
Seçimlerden bir hafta önce ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton alelacele Mehmet Ali Talat’ı makamına çağırdı. ABD yetkilileri görüşme sonrasında Talat’ı ve CTP yönetimini desteklediklerini açıkça söyledi. Talat ve CTP bunu seçim propagandası olarak kullanmak istedi ama Kıbrıs Türkü’nün bu tür numaralara artık karnının tok olduğu seçim sonuçlarıyla ortaya çıktı.
Seçim Annancılar ve AKP için tam bir hezimet oldu. AKP’nin desteklediği her iki parti yenilgiye uğradı. ÖRP yüzde 5 barajını kıl payı geçti. Recep Tayyip karizmasını çizdirmiş oldu.
Ada halkı açıkça UBP’yi ve eski Milli Dava çizgisini destekledi. Milli Dava konusunda yalpalayan ve hatta bir dönem CTP ile koalisyon yapan Serdar Denktaş’ın oylarının bir nebze azalması ve UBP’ye kayması halkın güçlü ve Milli Dava yanlısı bir iktidar istediğini gösteriyor.
UBP 2005’te %31.7 oranında oy almışken, bu seçimlerde oylarını %44’e çıkardı. CTP büyük bir inişle %44.5’tan %29.3’e düştü. Serdar Denktaş’ın DP’si ise oylarını %13.5’tan %10.6’ya düşürdü. Tayyip’in ÖRP’si %6.2, Annancı diğer iki küçük parti TDP ve BKP sırasıyla %6,9 ve %2.42 oy aldılar.
Türkiye’de büyük medya ve Kürt-İslamcılar seçim sonuçlarının “Kıbrıs’ta çözüm” meselesiyle alakalı olmadığını, sonuçları ekonominin etkilediğini, halkın hâlâ çözüm yanlısı olduğunu iddia ediyorlar.
Oysa seçim tam da sözde çözüm politikasıyla ilgili. Çünkü KKTC ekonomisi zaten hep Türkiye’ye bağımlı oldu. Halk iktidarın bu konuda çok fazla bir şey yapamayacağını zaten biliyor. Ancak CTP bunun ötesinde halkın elindeki toprakları ve gayrimenkulleri ve adadaki Türk Ordusunun varlığını tehdit edecek maceracı bir politikaya girdi. 2004 Annan seçimlerinden itibaren istikrarlı olarak Annancı partiler toplamda oy kaybediyor. Özellikle adadaki Türkiyeli seçmen taviz politikalarından rahatsız ve Kıbrıslı Türkler de artık bu rahatsızlığı paylaşıyor.
Liboşlarımız ve AKP ne derse desin rakamlar yalan söylemez. 2003 genel seçimlerinde Annan Planı yanlısı ve işbirlikçi partiler %49.5 oy almıştı. Annan Referandumunda bu oy oranı %65’e çıktı. 2005 seçimlerinde ise CTP oylarını arttırmasına rağmen Annancı ve işbirlikçi partilerin toplam oyu %54.3’e düştü. En sonunda 2009 seçimlerinde Annancı partiler %44.8’e kadar düştüler.
Annancıların 2004’ten beri yaşadıkları bu istikrarlı düşüşün tam tersi UBP ve DP’nin toplam oylarında görülmektedir. Milli Dava’dan yana tavır alan partilerin toplam oyu 2003 seçimlerinde %50.5 iken, Annan Seçimlerinde %35’e düştü. Ancak daha sonra 2005’te %45.7, 2009’da ise %55.2’ye yükseldi.
Her fırsatta milli iradeden bahsedenler bu rakamları neden görmezden geliyor. Kıbrıs Türk’ü artık teslimiyete ve işbirlikçi AKP-CTP zihniyetine hayır diyor. Bu kadar net…
Derviş Eroğlu uzlaşacak mı?
Ancak ne yazık ki Milli Dava’dan atılan geri adım öylesine büyük tahribatlar yaratmıştır ki, bir seçim zaferi kaybedilenleri geri getirmeye yetmemektedir.
Derviş Eroğlu’nun kazandığı zafer, Türkiye’de hâlâ AKP iktidarda olduğu için çok fazla bir şey ifade etmemektedir. Nitekim seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, hem Recep Tayyip hem de Abdullah Gül Kıbrıs Türkü’nün iradesini ayaklar altına alarak adada tek temsilci olarak Talat’ı gördüklerini açıkladılar. Talat’ı baş müzakereci olarak desteklediklerini belirttiler.
Talat şu anda Rum temsilcisi Hristofyas ile görüşmeler yürütüyor. Bu görüşmeler Annan Planından bile daha felaket bir düzlemde yürüyor. Rumlar tek devlet, tek halk, tek egemenlik altında yani Rum devletinde Türk azınlık çözümüyle yeni tavizler dayatıyor.
Mehmet Ali Talat ise federasyona ve hatta Türk askerlerinin tamamen çekilmesine hazır olduklarını açıklamıştı. Kendisini frenleyen tek şey ABD’nin de adada söz sahibi olma isteği, bunun için Mehmet Ali Talat kendisine federatif bir yapıda siyasi statü arıyor. Kıbrıs Türkü’nü düşünen yok.
Derviş Eroğlu ise seçim kampanyasında iki devlet, iki egemenlik ve konfederasyon düşüncesini öne sürdü. Bu elbette Talat’ın çizgisinden çok farklı ancak adanın Türkiye’ye entegrasyonunu ve Milli Dava’yı sekteye uğratabilecek önemli eksiklikler de içeriyor.
Derviş Eroğlu AKP iktidarını dikkate alıp, söylemlerini ona göre yumuşatmaya çalışıyor. Ama adada Türk Ordusunun kalıcı varlığı ve Rum mallarının tekrar adadaki Türklere dağıtımı konusundaki tavrı ABD, AB ve AKP’yi rahatsız etmeye yetiyor.
Derviş Eroğlu seçim zaferinden sonra Talat’ın baş müzakereci olmasına karşı olmadığını, görüşmeleri desteklediğini ancak hükümet olarak temsil edilmek istendiklerini açıkladı. Elbette bu bir uzlaşma ancak Eroğlu’nun görüşme heyetinde yer alması düşüncesi bile AKP’yi ve Talat’ı rahatsız ediyor. Onlara göre Rumlardan “bir adım önde” olmak politikası sekteye uğrayabilir. Zaten Eroğlu da “hep Türkler taviz versin” politikasına karşı olduklarını açıklamıştı.
Talat istifa etmelidir
Eroğlu eğer Talat ve Tayyip ile uzlaşır ve tamamen teslimiyet zemininde yürüyen müzakereleri desteklerse kendisine destek veren Kıbrıs Türk’üne ihanet etmiş olur. Şu andaki tavır Talat’ı desteklemek değil tam tersi, görüşmeleri askıya almak olmalıdır.
Çünkü görüşmelerin bir zemini kalmamıştır. Rumlar Annan Planına hayır dedi. Türk tarafı Hilmi Özkök ve Recep Tayyip yüzünden evet demişti. Bu zeminde başlayan görüşmeler Türklerin daha fazla taviz vermesi, Rumların da hayırdan evete dönmesi esprisine dayanmaktaydı.
Ancak şimdi açıkça ortadadır ki Rumlar da hayırcıdır. Adadaki Türkler de… ABD, AB, AKP’ye ve CTP baskılarına rağmen adadaki Türk halkı büyük bir cesaret göstererek teslimiyet politikasını reddetmiştir. O halde görüşmelerin zemini ortadan kalkmıştır. “Bir adım önde” olma politikası, daha doğrusu Türklerden daha fazla taviz koparıp, Rumları ikna etme süreci bitmiştir.
Talat bu noktada süreci kilitlemeye, Kıbrıs Türk’ünün milli çözüm isteğini baltalamak için komplolar yaratmaya ve halkın iradesinin önünde engel olmaya çalışmaktadır.
Komplolardan bir kısmı Ergenekon süreci gibi iç komplolardır. Ayrıca Talat halkın iradesini hiçe sayıp görüşmeci heyetinden Eroğlu’nu dışlamak istemektedir.
Diğer komplo ise yine Talat ve AKP eliyle yürütülen hukuk sürecidir. Bilindiği gibi ne hikmetse AKP ve CTP döneminde Türkiye ve KKTC art arda Rumlara karşı davalar kaybetmeye başladı. Louzidu ve Arestis davalarından sonra son yaşanan Orams davası da Rumlar lehine sonuçlandı. Oysa bu dava İngiltere mahkemelerinde görülmekteydi ve dava Türk tarafı lehine sonuçlanmıştı. CTP’li avukatlar Rumların son anda davayı Avrupa Topluluğu Adalet Divanına (ATAD) taşıma teklifine anlamsız bir şekilde onay verince, doğal olarak dava kaybedildi. Çünkü ATAD Rum hâkimlerle dolu. AKP ve CTP Türkiye’yi ve KKTC’yi kasıtlı olarak mahkûm ettirmek istiyorlar. Çünkü adadaki ve anavatandaki Türk halkının geleceğine ve iradesine ipotek koymak istiyorlar. “Zaten biz bu davaları kaybettik, taviz verelim” noktasında siyaset yapıyorlar.
Bu yüzden duruma acilen müdahale edilmelidir. MGK’nın aldığı Talat’ı ve görüşmeleri destekleyen son karar son derece yanlıştır. Eroğlu da Talat’ı desteklemeyeceğini açıklamalıdır. Çünkü Talat zaten gidicidir. 2010 Nisanındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçilemeyeceği hemen hemen kesindir. Bu halde Kıbrıs Türk’ü adına hiçbir görüşme yapamaz. Baş müzakerecilikten istifa etmelidir.
Son seçimler iki şeyi net bir şekilde gösterdi. Birincisi sürekli demokrasi diyen işbirlikçi ve faşist zihniyet için aslında halkın iradesi hiçbir önem taşımamaktadır.
İkincisi bu sahte demokrasi oyunu yüzünden vatanımızı yitirmek içten bile değildir. Ama vatanı tekrar kazanmak ne yazık ki aynı sahte demokrasi oyunuyla mümkün olmamaktadır. Görüldüğü gibi Kıbrıs Türk’ü tehlikeyi sezmiş ve tekrar Milli Dava’ya dönmüştür. Hem de ABD, AB ve Ankara’daki AKP’ye rağmen. Ama verilen tavizler o kadar büyük olmuştur ki, bu sefer Milli Dava’ya tek bir seçim zaferiyle dönmek mümkün olamamıştır.
Bu işin çözümü yine Türkiye’dedir. Kürt-İslam faşizmini yıkmak ve Türkiye ile KKTC’nin entegrasyonunu sağlamak tek çözüm yoludur. Bu da bize ve Türk milletine düşüyor.